5 Eylül 2014 Cuma

BU TOPRAĞIN SANCAKTARLARI-V

17.yüzyıl Osmanlı Devleti için parçalanışın, dağılışın ve çöküşün başlangıcıydı. Her alanda artık devlet halkına yetememeye, batıda başlayan yenilik hareketlerine yetişememeye başlamıştı. Devrin vezirleri deyim yerindeyse kendi çorbasına bakmaya başlamış, padişahlar ise tecrübesiz oldukları ve yanlarına aynı düşünceden vezir bulamadıkları için tutunamamıştır. Hal böyle olunca da küffar durumu fırsat bilmiş ve devletin yaralarına iyice yüklenmiştir.
17.yüzyılın yenilikçi ilk padişahı Sultan II. Osman yani ‘Genç Osman’ dır. Bu lakap ona henüz 12-13 yaşında padişah olduğu ve 18 yaşında vefat ettiği için verilmiştir. Dediğimiz gibi II. Osman devletin ilk ıslahatçılarından sayılır. Ordudaki ve yönetimdeki eksiklikleri ve yanlışlıkları görmüş ve müdahale etmek istemiştir lakin destekçi bulamamıştır. Ve kendi askerleri tarafından acımasızca boğulmuştur.
Genç Osman 3 Kasım 1604 de İstanbul’da sarayda doğmuştur. Sultan Ahmed’in oğludur, babası öldüğünde geleneklere göre onun tahta çıkması gerekirken bu konuda kaideler değiştirilmiş, Sultan Ahmed Han kardeş katli yasasını kaldırmıştır. Şehzadeler artık sarayda yetişecek ve kafes denilen yerlerde belki bir ömürlerini geçireceklerdi. Böylece şehzadeler arasında taht kavgası bir süre olsun engellenmiştir ancak bu sefer de tahta çıkacak şehzadelerin akıl sağlıklarında sorunlar ortaya çıkmış, 50 yıl kafeste yaşayan şehzade kılıç kuşanma töreni için kafesten çıkarılırken öldürülmeye gideceği korkusunu yaşamıştır. Nitekim Sultan Ahmed’in kardeşi Mustafa da akıl sağlığı yerinde olmayan şehzadelerdendi. Abisi ölünce tahta gelenek dışı olarak geçti ve tahtta 3 ay gibi kısa bir süre kaldı. 3 ay sonunda tahttan indirilerek yerine II. Osman tahta geçti. Genç Osman atikti, tez canlı ve yenilikçilikten yanaydı. Bu yüzden kısa sürede yeniçeri ağaları ve devlet erkânından bazıları bu durumdan homurdanmaya başladı.
Genç Osman annesi tarafından iyi bir tahsil gördü. Birçok ecnebi ve doğu lehçesini öğrenerek tercümeler bile yapmıştır. Büyük atası Yavuz Sultan Selim Han gibi saray dışından evlenerek geleneklerde değişikliğe gitti zira Fatih dönemine kadar saray dışından evlilik yapılırdı ancak Sultan Selim’den sonra bu gelenek unutulmuş idi.
Genç Osman tahta çıktığı sırada Osmanlı İran ile savaştaydı. Genç Osman durumu analiz ederek yapılacak barışın devlet menfaatine uygun olduğunu gördü ve kısa süre sonra barış sağlandı. Genç padişah yönünü batıya çevirmişti artık ve dedeleri gibi şanlı bir sefer için hazırlığa başladı.
Bir süre sonra Osmanlı-Lehistan arasında husumet çıktı ve iki devletin arası açıldı. Genç Osman sefer kararı aldı ve ordu Hotin Kalesine doğru yola çıktı. Sultan da arkalarından yola çıktı.
Avusturya da Lehlere destek vererek güçlü ve yeni bir ordu oluşturmaya çalıştılar. İki ordu Hotin’de karşı karşıya geldi. Yeniçeriler kaleyi kuşatmaya başlasa da kendilerini savaşmaya vermedikleri ve isteksiz oldukları için savaş ve kuşatma kesin bir sonuca ulaşamadı. İki taraf anlaştı ve sefer sona erdi.
Sefer sonunda genç padişah ordunun isteksizliğini görmüş ve bunun nedenlerini araştırmaya başlamıştı. Paralarının az geldiğini düşünerek hesapları kontrol etti lakin eksik değil fazlalık olduğunu gördü. Kıdemli yeniçeriler şehid olan askerlerin paralarını kendi defterlerine aktarmışlar böylece haksız yoldan para kazanmışlardı. Sonunda askerlere ödenen ek maaşları kesti, böylece askerlerin ona olan homurdanmalarını arttırdı ve askerler artık bu genç padişahı istememeye başladı.
Bunun üzerine yapılmaya çalışılan yenilik hareketleri de askeri ve yönetimi rahatsız etmişti. Sultan artık yeni ve modern bir ordu kurmanın zamanı olduğunu anladı ve Anadolu’ya asker toplamaya gitmek istedi. Bunun için de Lübnan’da çıkan bir isyanı bahane etmek istedi lakin devlet büyükleri küçük bir isyan için padişahın gitmesine gerek yok diyerek engel oldu. Padişah bu seferde hacca gitmek istediğini söyledi lakin buna da karşı çıkıldı. Şeyhülislam ve vezirler caydırmaya çalışsa da padişah kararlılığını belli eder ve hac hazırlıkları başlar. Şu da bir gerçektir ki o zamana kadar hiçbir padişah hacca gitmemiştir.
Hazırlıklar yapılırken sinsice plan yapan yeniçeri ağaları padişahı ortadan kaldırmak için harekete geçer. İsyan başlatıp saraya girerler birçok devlet adamını kılıçtan geçirirler. En son padişah kalır onu da alıp Yedikule zindanlarına götürürler. Padişah ağaları caydırmaya çalışsa da başaramaz yeniçeriler padişahın boynuna kement atar. Padişah kementten kurtulur bir kement daha atarlar ondan da kurtulur en son hepsi birden padişahın üstüne atlar ve genç bahtsız padişahı oracıkta boğar öldürürler.
Genç Osman aklındaki yenilikleri belki yürürlüğe koyabilseydi devlet yapılanması yeniden düzene girebilirdi lakin devlet bir süre daha çöküşe devam eder. Sultanın vefatıyla Anadolu’da Celali isyanları yeniden başlar, ülke tekrar karışır. Tahta da 4 yıl önce indirilen Sultan Mustafa geçer. 1 yıl sonra yeniden tahtan indirilir ve yerine Sultan IV. Murad tahta geçer. Devletin yeniden rahatlayacağı ve refahı bulacağı yıllar Sultan Murad’ın yönetimi eline aldığı yıllar olacaktır. Allah hepsinden razı olsun.
Cihan padişahlarını anlatmaya devam edeceğiz esen kalın…


Recep Gürler

1 Eylül 2014 Pazartesi

ŞAPKA

Başa giyilen başlık anlamındadır. Latince “cappa” dan gelmektedir. Kadın, erkek ve çocukların sokağa çıkarken gerek aksesuar, gerekse sıcak veya soğuktan korunmak için giydiği kumaş, hasır, fötr veya çeşitli maddelerden yapılmış değişik desen ve şekillerde olan kıyafeti tamamlıyan bir aksesuardır.
Genel olarak şapka ;

* Yaşam şeklidir    


* Statü sembolüdür                    












* Kıyafetin veya üniformanın parçasıdır      















* Güneş ve soğuktan koruyucudur  
   







* Siyasi ve dinsel mesaj taşır            




















* Görünüşe otorite, itibar ve güven verir          
















BAZI ŞAPKA MODELLERİ ŞUNLARDIR



Bere : 15.yy'dan bugüne kadar kullanılan bir modeldir. Genişliklerinin değişmesine rağmen, yuvarlak ve düz bir tepesi vardır. Yün veya keçeden yapılır. Günümüzde BASQUE ve CHE GUEVERA beresi olarak tanınmaktadır.


Breton :16 yy. Fransız denizciler tarfından giyilen günümüzde kadınlar tarafından tercih edilen bir modeldir. Modelin özelliği çevresinin yukarıya doğru kıvrımlı olmasıdır.




Kovboy :  Amerikan büyük baş hayvan bakıcılarının giydiği kenarlı yün, tavşan veya çeşitli hasırlardan yapılan bir modeldir.









Derbi :  1888'den kullanılan melon şapkanın bir modelidir. Sert, ve yuvarlak hatlara sahiptir.








Fedora : Erkeklerin yumuşak şapkasının olduğu ve uzunlamasına tepesi olan kırıştırdığı fötr şapkaya benzeyen model, daha sonraları kadınlar tarafından benimsedi. İsmini 1882'de Paris'te sunulmuş olan ve Viktorya zamanı Sardou'nundramasındaki kadın kahramanından almıştır.







Fes : Kırmızı veya siyah, koni şeklinde   tepesi   düz   ve ona bağlı  bir püskül bulunan şapkadır. 19 yy'dan önce Türklerin resmi giysisi olmuştur. Fas'ın Fes şehrinden çıkmıştır








Kep :  Alman Ordu kasketidir. Fransız askerler tarafından benimsenmiştir. Düz - üstlü taç ve büyük ölçüde yatay siper bulunan bir şapkadır.







Kasket : 1920'lerde gazete dağıtan çocuklar tarafından giyilen bu model. Daha sonra yetişkin erkekler tarafından 1970'lerden sonrada kadınlar tarafından giyilmeye başlanmıştır. Siperli genel olarak yumuşak kumaşlardan yapılan bir modeldir.









Sombrero: İspanyolca şapka anlamına gelir. Yüksek tepesi tepesi ile başı serin tutar. Geniş kenarları sayesinde de cildi güneşten korur. Hasır ve keçeden imal edilir.



Kaptan: İlk önceleri Kuzey Avrupa ülkelerinde daha sonrada yaygın olarak Akdeniz ülkelerinde deniz ile uğraşan insanların giydiği siperli bir şapka modelidir. Günümüzde hem erkek hem de kadınlar tarafından kullanılmaktadır.




                                                 




ŞAPKANIN TARİHİ

İlk şapka kullanımına eski Mısır ve Yunan döneminde Teb kentinde bulunan erkek mezarlarında rastlanmıştır.

 M.Ö. 3200 yılında Mısır’da erkeklerin, başlarına tüyler, kralların ise taç ya da peruk üzerine geçirilmiş bezler giydikleri bilinmektedir.
 M.Ö. 3000 yıllarında Girit Adası’nda yaşayan Minoslular, uzun sivri tepeli şapkalar, Asurlular ise kendilerine özgü yuvarlak şapkalar kullanırdı.


“KLAFT” adı verilen başlıklar Mısır’da kullanılmıştır. Halkın ve esirlerin giydikleri bu başlıklar, bir parça kumaştan ibarettir. Daha yüksek tabakadan olanlar bu kumaşı, üzeri kabuklarla örtülü metal bir taca tuttururlardı. Bazen kumaşı tutturdukları yerde metal yerine yılan başı ya da lotus çiçeği kullanırlardı.
Kral ailesi ise tüylerden ve balık pullarından yapılmış daha süslü “KLAFT”lar kullanırlardı.





Dinsel kitaplardan edinilen bilgiye göre Yahudi kadınları, Yakup peygamber döneminde başlarına yaşmak örterlermiş. Asurlu kadınlar koyun derisinden elde edilmiş olan fötr şapkalar giymişlerdir. “ FEZ ” adı verilen bu şapkalar kenarsız olup arkaya doğru sarkan altın kordonlarla süslenmiştir. Birçok tarihçinin söylediğine göre eski Yunanistan’da kullanılan ilk şapkalar, şaçıat kuyruğu gibi tutan üstü işlemeli bir tür tüldür.

Sonraları ilah Hermes’in giydiği gibi “PETASUS” ya da “PETASOS” adı verilen geniş kenarlı, küçük tepeli ve tepenin üstünde bir düğme bulunan şapka kullanmışlardır.
İÖ IV. ve II. yüzyıllarda, “TANAGRAK” adı verilen ve günümüzde Avrupa’daki birçok müzede görülen pişirilmiş tuğla biçimindeki “THEUTRUM” adlı şapkaları kullanmışlardır.
İranlı kadınlar deriden yapılmış küçük “TAMBUR” lar giyerler “Tambur”a tutturulan bir tülle de yüzü örterlerdi. Frigya’da azat edilen esir kadınlar bir ucu eğik koni biçiminde bereler giymişlerdir. Fötrden yapılan bu bereler,daha sonra Fransız Devrimi sırasında özgürlük sembolü olarak kullanılmıştır.

Roma İmparatorluğu’nun ilk dönemlerinde kadınlar “PILEO” adı verilen ve Frigya kadınlarının giydikleri bereye benzeyen ama o kadar yüksek olmayan bereler giymişlerdir. Daha sonra “CALIENDRUM” adı verilen yüksek tepeli,hasır şapkalar kullanmışlardır. Hıristiyanlık’ın başlarında avamdan olan kadınlar başlarını küçük ya da büyük şal veya yaşmakla örterlerdi. Aynı dönemlerde Roma ve Bizans İmparatorluğu’nun asil sınıfından olan kadınlar alın üzerinde bir banda veya taca tutturulmuş tüller kullanmışlardır.
İS 400 ‘de Roma İmparatorluğu’nun ikiye ayrılması ile Ortaçağ başlamıştır. Bu çağda şapka modasında büyük değişiklikler olmuştur.Arkada topuz yapılan örgü saçların üzerine giyilen, tepesi düz bir takke olan ve çene altından keten kumaşla tutturulan “BERBETTE” modası bu dönemde ortaya çıkmıştır. Bu moda, İtalya, Fransa, İngiltere ve Almanya’da ufak değişikliklerle kullanılmıştır. Bu modeller Provence bölgesinde (Fransa’nın güney doğusunda Akdeniz kıyısında ) Eleanor ve Margaret-2’nin ünlü tablolarında görülmektedir.
Eski Roma İmparatorluğu’nda şapkayı zenginler giyerdi. Yoksulların ve kölelerin giymesi yasak olan şapka, ancak kölelikten kurtulunca özgürlüğün simgesi olarak giyilebilirdi.
Şapka,yıllar boyunca genelenekselliğin ve itibarın sembolü olarak kullanılmıştır. Örneğin, Katolik piskoposun tacının kaynakları, çok eski Hıristiyan dönemlerine ve muhtemelen Hıristiyanlık öncesine kadar uzanır. Piskoposun tacının biçimi, yüzyıllar sonra bütünüyle değişti. XII. yüzyıla kadar dönemin Gotik katedral mimarisi gibi karakteristik çift tepesi,göğü işaret etmektedir. Tacın üç tipi vardır: Basit, altın ve değerli ya da mücevherli. Hangi tacın kullanılacağı yapılacak törenin derecesine göre değişmektedir.
Hıristiyanlık’ınXI.yy’a kadar süren döneminde kadınlar, başlarını örtmek için vual kullanırlardı . Daha sonra vualin yerini tepesi sivri kukuleta biçiminde, boynu ve omuzları örten,yüzü açıkta bırakan başlıklar almıştır. Düşüncelerdeki değişiklikler giyilen başlık ve şapkalara da yansımıştır. Papa Paul VI, dinsel pratikte daha fazla yalınlığı ve çağdaşlığı istemiş olduğu için rahibelerin giyim alışkanlıkları da değişmişti. Bu duruma direnenler olmakla beraber, birçok dinsel emir, onların alışkanlıklarını yeniden tasarlayarak yanıt verdi. Değişim düşüncesi, giyilen başlıkların biçimini de belirledi. Tarih dönemleri boyunca örtünme, insanoğlundaki uyumla birlikte,ilahi hikmetten çok şeyler taşıdığı halde, birçok yorumun üretildiği simge haline de gelmiştir.
Zamanla Müslüman kadınlar da peçe ile tanışmışlardı. Neredeyse kadınlara özel tek başlık olan peçenin kullanımı çok eskilere uzanır. Bugün de bazı kadınların hala kullandığı peçe ile yüz, topluluk içinde örtülü tutulur. Müslüman ülkelerde kadının başını ve yüzünü örtmesi, inancın göstergesi olmasının yanı sıra kimi çevrelerce, alçakgönüllülüğün, saygının ve saygınlığın da ifadesi sayılmaktadır.
Şapkaya biraz daha uzak olan Doğu toplumlarında kadınlar genellikle saçlarını süslerler . İS XI. ve XIII. yüzyıllarda yapılan Haçlı Seferleri, Doğu ile Batı arasında her alanda olduğu gibi saç süsleme kültüründe de etkileşimler yaratmıştır. Batılı kadınlar saçlarını doğudakiler gibi taş ve boncuklarla süslemeye, doğulu kadınlar da Batı kültüründen esinlenerek başlarına şapka ve benzeri başlıklar takmaya hatta bunları kendi kültürleri ile özdeşleştirmeye başlamışlardır.
İngiltere kralı VIII.Henry’nin portreleri XVI.yy’da kral şapkalarının da çeşitlendiğini gösterir.
Bu şapkalar ya büyük tüylü bereler biçiminde ya da büyük kenarlıdırlar. Kadınların kullandıkları vualler bu yüzyılda da görülmektedir. Önceleri yüzün iki yanına sarkıtılarak kullanılan vual örtüler, sonraları başın arkasını da örten başlıklara dönüşmüş ve Fransız kukuletası olarak adlandırılmıştır. XVII.yy’da İngiliz şövalyelerinin kullandıkları şapkalara “SOMBRERO” denilirdi. Geniş kenarlı olan bu şapkalar, tüylerle süslüdür. Yine bu yüzyılda kadın şapkası modaevlerinin açılmaya başlandığı görülür .1529 yıllarındaki ilk kayıtlardan öğrenildiğine göre, Milan ve Kuzey İtalya’da hasır, şerit vb. malzeme kullanarak şapka yapanlara “Millaners” denilirdi.
İsviçre ve İtalya ürünü hasırlardan yapılan ve o yıllarda çok moda olan hasır şapkalarda, sonraları taklit hasır kullanılmaya başlanmıştır . Günümüzde de kullanılan bere ise, bu yıllarda İtalyanlar ve Fransızlar tarafından, genellikle kağıt, kuru ot ve at kılından üretilmiştir.
Romantik çağ olarak bilinen XVIII.yy,peruğun altın çağıdır. Kadınlar kule biçimde topladıkları saçlarını biblolarla süslerdi. Fransız Devrimi, erkek başına da kadın başına yalınlık getirmiştir. Kadınlar dantel ya da hasır şapka kullanır, büyük şapkalara siperlik takarlardı.
Erkekler arasında ise silindir şapka, yaygın bir biçimde kullanılırdı.
1860’ta hasır, 1870’te melon şapkalar yaygınlaşır. 1890’da ise fötr’den yapılmış şapkalar moda olur. Hasır şapkaların en kalitelisi üç yüzyıl önce Avrupa’ya getirilmiş olan ve geldiği yerin adıyla anılan “PANAMA” şapkalarıdır. El dokuması malzemeden yapılan bu şapkalar,dokusundaki hasırın güneşe karşı dayanıklı olması ile ünlüdür . XIX.yy’da kadınlar saçlarını türban ya da torba bonelerle gizlerdi. Hasırdan şapkalarını kurdele ve fiyonklarla süslerlerdi. XX.yy şapkalarına biçim veren ise, I.Dünya Savaşı’dır. Kunduz kürkünden yapılan büyük şapkalar, savaştan sonra yerini, çan biçimde küçük şapkalara bırakmıştır. 1920’lerde kadınlarda kaşlara kadar inen modeller, erkeklerde ise fötr ve melon şapkalar gözdedir.

1950’lerde hazır giyim,dünya modasında hızla yerini alırken şapka da ona uygun olarak değişime uğramıştır. 1960’larda kadınlar şapka giymeyip saçlarını kuaförlerde boyatmaya ve biçim verdirmeye başlamışlardır. Fakat bu akım da çok kısa sürmüş ve yerini doğallığa bırakmıştır
Günümüzde ise, kadınlar da erkekler de,kolaykullanılabilen,yağmura ve soğuğa karşı koruyucu, işlevsel şapka kullanmayı tercih ediyor.


TÜRKLERDE ŞAPKA

Türklerin tarihinde önemli bir yere sahip olan şapkanın kullanımı Orta Asya’daki göçebe döneme kadar uzanır. Bozkır Türk giysilerinin malzemeleri yün (koyun, keçi, deve yünü), deri (koyun, kuzu, sığır, tilki ve az miktarda ayı derisi) ve kürkten oluşmaktaydı. Şapkalar genellikle postan ve keçeden yapılmıştır. Sürekli olarak açık havada dolaşılması nedeniyle soğuğa, rüzgâra karşı kulaklıklı ve enselikli şapkalar kullanılıyordu
Kaşgarlı Mahmut’un “Divanü Lügat-it-Türk”ünde koyun ya da kurt postundan yapılan şapka “börk” kelimesiyle, börk ise,dört türüyle kayıttadır. Sukarlaç, kızıklığ, kuturma ve kıymaç. Geleneksel kadın başlıkları çok çeşitlidir. "Taqiya" ve "qunduz börk", "oqa börk" gibi çesitleribulunmaktadir. Genç bir kadın evlendikten sonra evli olduğunu gösteren beyaz bir başörtüsü takmaktaydı. Kaşgarlı Mahmut Dîvân ü Lûgât-it Türk'ün de " Fars 'sız Türk olmaz, başsız börk olmaz." sözüyle tarihimizde “börk” kullanımının öneminden söz etmiştir. Hatta günümüzde çok kullanılan bir atasözümüzün gerçek söylenişi “baş kırılır börk içinde,kol kırılır yen içinde ” biçimindedir .
Börk ilk olarak Osmanlı İmparatorluğu’nun ilk yıllarında Bursa 'nın fethinden sonra ve İznik'in fethinden önce Vezir Alaeddin Paşa ile Bursa Kadısı Çandarlı Kara Halil'in (öl. 1387) istekleri doğrultusunda yapılmıştı. Buna göre her an savaşa hazır yaya ve atlı bir kuvvetin bulundurulması gerekiyordu. Bu amaçla Türk gençlerinden oluşturulan ordunun atsız askerine "Yaya", atlı askerine de "Müsellem" adı verildi. Alaeddin Paşa'ya göre askerî sınıfa mensup olan kimseler ile vezirler, özel bir kıyafet giyerek halktan ayırt edilmeliydi. Bu nedenle, bunların giyecekleri elbise ve başlarında taşıyacakları sarığın renk ve biçimi saptandı . Savaşa hazır asker sınıfı buna gore "ak börk" giyecekti,böylece taşradaki tımarlı sipahilerden de ayrılacaklardı.
Osmanlı İmparatorluğu’nda 1826 ‘ya kadar börk kullanılmıştır. Yeniçeriler, başlarına börk adı verilen beyaz keçeden bir başlık giyerlerdi. Bunun arkasında ise yatırtma denilen ve omza kadar inen bir parça yer almaktaydı. Yeniçeriler börklerini eğri, subaylar ise düz giyerlerdi. Fatih kanunnamesinde belirtildiğine göre yeniçeri taifesine her yıl beşer zira (dirsekten orta parmak ucuna kadar olan bir uzunluk ölçüsü ) lacivert çuha ve otuz iki akça "yaka akçası" ile her birine başına sarması için altışar zira astar verilmesi hükmü konulmuştu.
Yeniçeriler yalnızca törenlerde “üsküf” denilen başlık giyecektir.
Mehter takımının da başlıkları önemli idi. Yürüyüş nizamında en önde başında “üsküf” bulunan mehteran bölüğü komutanı yürürdü.
II. Bayezit, Akkerman ve Kili kalelerini feth ettiği zaman Mengli Geray Han'a da padişaha hizmetlerinden ve o muharebelerdeki celadetinden dolayı ödül olmak üzere padişah tarafından beyaz kadifeli samur kalpak, altın işlemeli üsküfarmağan edilmiştir.

Boğdan Beyi’nin de yardımıyla Lehistan’a karşı yapılan harekette BoğdanBeyiStefan,sadakat gösterdiğinden kendisine kırmızı keçeli altın üsküf giydirilmiştir. Tüm kültürlerde olduğu gibi benzer örneklerden de anlaşılacağı gibi başlığa tarihimizde de gerekli önem verilmiştir.

Osmanlı İmparatorluğu zamanında kullanılan diğer başlıklar;

Külâh-ı Mevlevi ve fahir de denen sikke, koyu kahverengi, bal rengi ya da beyaz, yaklaşık 45 - 50 santimetre uzunluğunda, iç içe geçmiş iki kat dövme yünden ( keçeden ) yapılan bir külahtı. Üst tarafı, alt tarafına oranla dardı. İlk zamanlarda alt kenarı kalın, üstü sivrice ve kalıpsız olan sikkelerin, sonraları boyu kısaltıldığı gibi, keçesi de inceltilmiş ve fese benzetilmişti. Sikke zamklanır, kalıplanır, ütülenir, parıl parılbir hale getirilirdi.

Şeb-külâh denen ve gece yatılırken giyilen sikkeler, arakiyyeden kısa ve kalıpsızdı. Son zamanlarda yalın kat sikke giyenler de vardı. Sikkelerin kenarlardan itibaren üste doğru basık ve tepesi keskin olanlarına “külah-ı seyfî “ (kılıca benzer külah) denirdi. Son zamanlarda bu çeşit sikke giyen yoktu. Mevlevi Şeyhi Divane Mehmet Çelebi ve dervişleri bu çeşit külâh giyerlermiş. YûsufSîneçak’ın mezar taşında da Mevlevi olduğunu belirten “seyfî külah” biçimi kazınmıştır. Anlaşılıyor ki bu külah, daha çok Şemsî Mevlevîlere aitti.

Arakiyye
Ter emen anlamlarına gelen bu sözcük, beyaz ve dövme yünden yapılmış, sikke kadar uzun olmayan bir serpuşu tanımlar . Semâ' çıkarmamış matbah canları, arakiyye giydikleri gibi isteyenlere ve bilhassa çocuklarla kadınlara şeyh tarafından arakiyye tekbir edilirdi. Üstü yukarıya doğru sivrice, dar ve iki yandan yassı olup üstte, âdeta önden arkaya doğru ve yüksek bir çizgi oluşturacak biçimde yapılmış olanlarına “elifi arakiyye” denirdi.
Fes, Osmanlı topraklarına XIX. yüzyılda gelmiştir. 1826'dan hemen sonra, İkinci Mahmut'un yeniçeriliği kaldırması sırasında Akdeniz'de seferde olan Kaptan-ı Derya Koca Hüsrev Paşa,
padişahın yeniçerilerden hiçbir eser kalmaması konusunda çaba gösterdiğini işitince, Tunus'tan bir miktar fes alıp tayfalarına giydirdi. İstanbul'a döndüğünde askerleriyle beraber padişahın huzuruna, başında fesle çıkınca, bu yenilik padişahın çok hoşuna gitti ve eski başlıkların yerini fesin almasını emretti.
Tunus'a hemen 50 bin adet fes sipariş edildi. Ancak daha sonra hammaddesi yün olan fesin üretiminin kolaylığı fark edildi. Bir imalathane kuruldu ve başına İzmir'liKatipzade Mustafa Efendi getirildi. 1828'de çıkartılan bir kıyafet nizamnamesiyle de fes,resmi başlık oldu. Daha sonra genişleyen Feshane Fabrikası bütün ihtiyacı karşıladığı gibi imparatorluğun ilk yünlü mensucat fabrikası haline geldi ama fes ithalatı hep devam etti.
Cezayirli denizcilerin İstanbul’a taşıdığı fesi bir dönem Türk denizcileri ve kadınlar da kullanmıştır. Fesler arasında püskül ve kalıp farkı vardı. Önceleri Tunus tarzı püskül benimsendi. Mavi renkli olan bu püskül çok büyük ve uzundu. İlk zamanlar arkayı ve tepeyi tamamen kaplayan püskül zamanla küçüldü, kısaldı ve fesin yalnızca arkasında kaldı.
1848'de bir de püskül nizamnamesi çıkartıldı, püskülün uzunluğuna, rengine ve ağırlığına kadar bütün ayrıntılar ortaya konuldu. Bu yeni başlığın formunu koruması için zaman zaman yapılan yenileme, fesin kalıba konulması biçiminde olurdu. İzmit'te Todori adında bir Rum tarafından keşfedilen kalıplama tekniği daha sonra İstanbul'da yaygınlaştı. Sultanahmet Parkı'nın karşısındaki sıra dükkanlar ile Süleymaniye, Fatih ve Aksaray'da bulunan birçok mağaza, bu işi yapardı. Osmanlı İmparatorluğu döneminde şapkanın özel bir yeri vardı. Saray ve saraydaki yüksek rütbeli subaylar 43 çeşit farklı başlık biçimi kullanırlardı. Kimse bulunduğu sınıfa ait olmayan rengi ve biçimi kullanamazdı. Hükümet ve devlet görevlileri için ayrılan başlık biçimi sayısı yirmi yedi idi. Sadrazamdan vezir habercisine kadar herkesi şapkalarından tanımak mümkündü. Sarıktan fese, festen şapkaya geçilmiştir. Osmanlı’da, çok çeşitli başlıklar kullanılırdı. En yaygını ise "kavuk" ve " külah"tı. Sadrazamdan kâtibe kadar herkes, şapkalarından tanınırdı. Bu mezar taşlarına bile yansımıştır.

Osmanlı imparatorluğu'nun son beş yılına damgasını vuran İttihat ve Terakki’nin önemli liderlerindenEnver Paşa’nın kullandığı kalpak, o yıllarda moda oldu. “Enveriye kalpağı” ya da yalnızca “enveriye” diye adlandırılan kalpak,I.Dünya Savaşı’ndan önce tasarlanan bir askeri başlıktır. Enver Paşa bu başlığı Trablusgarp Savaşı sırasında gördüğü İtalyan güneş şapkalarından esinlenerek oluşturmuştur. Hasır bir iskelet üzerine kumaş dolanarak üretilen enveriyeyi, erattan en yüksek rütbeli subaylara, donanma dahil, her branştan herkes, sahrada giymiştir.
Erzurum Kongresi sonrası, vakit geceyarısını geçmiş. Mustafa Kemal Paşa, İbrahim Süreyya (Yiğit) ve Mazhar Müfit ( Kansu ) küçük bir odada çalışıyorlar. Aniden İbrahim Süreyya Bey, Mustafa Kemal Paşa'ya şöyle bir soru yöneltir:
"Paşam, başarıya ulaştıktan sonra... neler yapmayı düşünüyorsunuz?"
Mustafa Kemal bu soru üzerine Mazhar Müfit'e dönerek, "Şimdi not et bakalım" diyor, "ama defterin bu yaprağını kimseye göstermeyeceksin. Sonuna kadar gizli kalacak. Bir ben, bir Süreyya, bir sen bileceksin. Şartım bu. Önce tarih koy: 7-8 Temmuz 1919. Sabaha karşı." Ve zafer sonrası Türkiyesi için düşüncelerini tek tek yazdırıyor:
“Bir: Zaferden sonra hükümet biçimi Cumhuriyet olacaktır.
İki: Padişah ve hanedan hakkında zamanı gelince gereken muamele yapılacaktır.
Üç: Tesettür kalkacaktır.
Dört: Fes kalkacak, uygar milletler gibi şapka giyilecektir.
Beş: Latin harfleri kabul edilecektir ."
Mustafa Kemal, Anadolu'ya gönderilmeden çok önce kendi Türkiye’sini oluşturmuştu. O’nu Anadolu'ya gönderen Sultan Vahdettin, bir anlamda planlarını gerçekleştirmesine yardım etti.

ATATÜRK’ E GÖRE ŞAPKA
Çağdaş olma, evrensel medeniyete katılma, kafaların içini hurafelerden kurtarıp bilimsel düşünceye açma yolundaki çabaları destekleyecek en önemli adımdı. Kişinin kıyafetini değiştirmekle ruhsal yapısının da değişeceğini varsayıyordu. "Arkadaşlar" diyordu, şapkalı olarak ilk kez gittiği Kastamonu'da: "Turan kıyafetini araştırıp canlandırmaya gerek yoktur. Medeni milletlerarası kıyafet, milletimiz için layık bir kıyafettir. Onu giyeceğiz. Ayakta iskarpin veya potin, üstünde pantolon, yelek, gömlek, kravat, ceket ve doğal olarak bunların tamamlayıcısı olmak üzere başta siperi şemsli serpuş; bunu açık söylemek isterim, bu başlığın ismine şapka denir."
Ankara'ya döndüğünde kendisini karşılayan "üst düzey"dekilerin tamamı şapkalıydı. Hava ile birlikte moda anlayışı da değişmiş, hayat bir gün içinde başkalaşmıştı.

TBMM'de şapka görüşmeleri,
Hazırda bekletilen " Şapka iktisasına (giyilmesine) Dair Kanun " Tasarısı hemen Büyük Millet Meclisi'ne sevk edildi;ancak bu tasarıyı Meclis’ten geçirmek kolay olmadı. Tasarı görüşülürken, taslağın anayasaya aykırı olduğu ileri sürüldü. Bunu ileri süren Bursa Milletvekili Nurettin Paşa 'ya karşı, Atatürk 'ün yakın çevresinden dönemin Adalet Bakanı Mahmut Esat (Bozkurt) çok sert çıktı: "Hürriyetin nasibi, irticaın elinde oyuncak olmak değildir? Ülkenin çıkarlarına olan şeyler hiçbir zaman anayasaya aykırı olamaz, olmaması mukayyettir (belirlenmiştir)." Herkes sustu . Şapka kanunlaştı ( 25 Kasım 1925 ) .Artık erkeklerin şapka dışında başlık giymeleri suçtu. Ama o sırada ülkede yeteri kadar şapka da yoktu. İnsanlar şapkaya benzer ne bulurlarsa başlarına geçiriyorlardı. Hatta Rum kadınlarının giydiği şapkalar bile bir süre üst tabakadaki erkekler tarafından kullanılmış ve trajikomik görüntüler oluşmuştu.
Şapka olayları,

Şapka Kanunu'nun çıkmasıyla birlikte Erzurum, Rize, Sivas, Maraş, Giresun, Kırşehir, Kayseri, Tokat, Amasya, Samsun, Trabzon ve Gümüşhane'de sert direnişler yaşandı. Ama hepsi çok şiddetli, hatta vahim bir biçimde bastırıldı.
Örneğin, Trabzon, Hamidiye Zırhlısı tarafından bombalandı. "Bizim uşakların,  atma Hamidiye atma, şapka da giyeceğuk, vergi de vereceğuk" diye aman dilemeleri ünlüdür.


Şapka Kanunu,

İnkilap kanunları diye adlandırılan ve değiştirilmez olarak kabul edilen kanunlardan biri de, 25 Teşrinisani 1341 tarihli ve 671 sayılı Şapka İktisası Hakkındaki kanundur. (Resmi Gazetede yayın tarihi: 28.11.1925/230).
Bu Kanuna göre Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri dahil, bütün kamu görevlilerinin, bütün memur ve müstahdemlerin "şapka giyme mecburiyeti" vardır. Kanun, kamu görevlileri açısından "şapka giyme mecburiyeti"ni getirmekle beraber; vatandaşlar açısından bir yükümlülük ihdas etmemektedir. Halen yürürlükte olan bu kanunu uygulama görevi, Türkiye Büyük Millet Meclisi ve Bakanlar Kurulu'na verilmiştir. Ancak bugün, başta milletvekilleri ve Bakanlar Kurulu üyeleri olmak üzere, kamu görevlileri artık bu zorunluluğa uymamaktadır . Bu nedenle bir "İnkılap Yasası " olan bu yasa, artık “metrukiyetle maluldür”. Yani hukuken varlığını devam ettirmekte ise de günlük hayatta artık uygulanmamaktadır . Öyle ki, 16.7.1982 tarih ve 8/5 105 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile kabul edilen "Kamu Kurum ve Kuruluşlarında Çalışan Personelin Kılık-kıyafetine Dair Yönetmelik" (RG.: 25.10.1982/17849) dahi artık şapka giyilmesinden bahsetmemektedir. Yalnızca kamu görevlileri açısından "şapka giyme zorunluluğu " getiren bu yasa, artık "kadük" kanun durumundadır.

Uygulamada “yok” hükmünde olan bir yasayı Anayasaya yazıp da (orada ibka edip de) "değişemez veya Anayasaya aykırı olarak yorumlanamaz" kaydı koymanın ne anlamı vardır?
3 Kânunuevvel 1934 tarihli ve 2596 sayılı Bazı Kisvelerin giyilemeyeceğine dair kanun (RG.: 13.12.1934/2879). Yasanın;
1. maddesi hükmü, yalnızca "ruhaniler"le ilgili olup. "ruhani kisve"lerin "mabet ve ayinler haricinde" taşınmasını yasaklamaktadır.
2. maddede, izcilik gibi sportif faaliyetlerin icrası ile ilgili kıyafet ve alametlerin belirlenmesi bir hukuki rejime tabi tutulmuştur.
3. maddesiyle, yabancı bir devlete ait askeri veya sair resmi kıyafet ve alametlerin taşınması yasaklanmıştır.
Yasada, "yabancı örgüt mensupları"nın kendi özel kıyafet ve alametleriyle ülkemizi ziyaret etmeleri, Bakanlar Kurulu'nun iznine tabi tutulmuştur (md. 4).Yasanın 5. maddesinde ise, ülkemizde görev yapan yabancı devlet memurlarının kıyafetlerinin uluslararası teamüllere tabi olduğu belirtilmiştir. Bakanlar Kurulu, bu yasanın uygulamasıyla ilgili olarak "Bazı Kisvelerin Giyilemeyeceğine Dair Kanunun Tatbik Suretini Gösterir Nizamname"yi çıkarmıştır (RG.: 18.2.1935/2933).
Bu yasanın yasakladığı ya da sınırladığı davranışların, örneğin Avrupa Birliği’ne girilirse anlamı kalmayacak ve önemli ölçüde değişecektir. İzcilik, sportif faaliyetler vb. ile ilgili kıyafetlerin bir yasaya tabi olması konusu da Anayasa'da yer almamalı ve değişemez olmamalıdır.
26 Teşrinisani 1934 tarihli ve 2590 sayılı Efendi, Bey, Paşa gibi Lakap ve Unvanların Kaldırıldığına dair Kanun.
Bu kanun da yürürlüğe girdiği günden beri genel olarak uygulanmamıştır.
Şapkadan başka bir başlık giymekte direnmenin cezası, kanuna göre, üç aya kadar hafif hapisti. Ama şapka, İstiklal Mahkemeleri'nin en önemli konusu haline getirildi. Ve şapkaya direndikleri gerekçesiyle, başta İskilipli Atıf Hoca olmak üzere, Rize'de 8, Maraş'ta 7, Erzurum'da 4, Sivas'ta 3, İskilip'te 2, Menemen'de 28 olmak üzere, diğer yerlerle birlikte toplam 78 kişi idam edildi.
Mustafa Kemal'in 26.Ağustos 1925'te yani Cumhuriyet’in kuruluşundan hemen iki yıl sonra İnebolu Türkocağı'nda "Cevheri gösterebilmek için çamuru atmak lazım. Çok cevherli olan bizim milletimize layık olan kıyafet, medeni ve beynelmilel kıyafettir. Öyle giyineceğiz. Ayakta iskarpin, potin, pantalon, yelek, gömlek, kravat, ceket ve bunları tamamlamak için başta siper-i şems'li serpuş.
Açık söylemek isterim. Buna 'şapka' derler" diye yaptığı konuşma Türkiye'de giyim tarzında yeni bir dönem başlatmış oldu.
Tanzimat'la başlayıp Meşrutiyet'le artan Batıcılık akımının etkisiyle, özellikle İstanbul Pera'da, Levantenler’in ve gayrimüslimlerin öncülüğünde zaten pantolona, iskarpine, yeleğe, gömleğe rastlanmaktaydı. Hatta şapka giyen Müslüman Türkler bile vardı. Genelde erkek dünyasındaki bu durum, kadınların dünyasında ancak varlıklı, batı eğitimi almış kesimlerde görülmüştür fakat onlar da dışarıda örtünmek şartıyla.
Cumhuriyet’in ilanından sonra, bütün toplumun modernleşme çabalarına şapka da dahil olacak ve 25.Kasım.1925’te Şapka Kanunu ile fes, kalpak ve sarıkların kullanılması yasaklanacaktır. Fese henüz alışmış bir toplumun şapkaya alışması pek kolay olmayacaktı, nitekim öyle de oldu ve yurdun çeşitli bölgelerinde protesto olayları yaşandı.
Şapka devrimine kadar geçen dönemde daha çok azınlıkların kullandığı şapka, yurt dışından getiriliyordu, bu dönemde Fransa’nın şapka ithalinde önemli bir yeri vardır. 1925’teki şapka devriminden sonra Türkiye’de önceleri azınlıklar tarafından yapılan şapkalar,o dönemin beğenisini kazanmış keçe(fötr), kumaş ve hasırdan üretilirdi .
Küçük atölyeler halindeki bu kuruluşlar ile 1927'de açılan Kız Sanat Enstitüleri ve biçki dikiş kursları,Cumhuriyet kadınının yeni giyim tarzına uyumunu hızlandırdı. Enstitülerde yetişen kızlar, yılın modasını izliyorlar ve kısa saçlarının üzerine giydikleri 'cloche' yeni çan biçimindeki şapkalarıyla geziyorlardı. 1930'lara gelindiğinde bütün batı dünyasında olduğu gibi Türkiye'de de krizin etkileri hissediliyordu. Buna paralel olarak giyimde de yerli malına dönüş yaşanmaya başlandı, daha ucuz bir yöntem olan hazır giyimin ilk adımları atıldı ve artık kıyafetler kadınsı ve erkesi olarak ayrılmaya başlandı. Ama şapka,kadın erkek ayrımı yapmadan hükümranlığını sürdürdü.
1940'larda İkinci Dünya Savaş'ıyla birlikte bütün dünyada olduğu gibi Türkiye'de de yoksulluk yılları başladı. Tabii moda dünyası da bundan nasibini aldı ve o dönem, eskilerin yeniden değerlendirilmesi dönemi olarak tarihe geçti. Şapka da bu arada lüks gurubuna girerek eskiye oranla şaşaasını yitirmeye başlamıştı. Artık ya çok yaygınlaşan türban biçiminde eşarplar başlara sarılıyor ya da eski şapkalar,el yapımı çiçekler, meyveler ya da kurdelelerle süslenip yeni hale getiriliyordu.
II.Dünya Savaşı’nda göçler ve ekonomik zorluklar nedeniyle şapka atölyelerinin bir çoğu kapandı ve ne yazık ki şapkacılık alanında bir boşluk doğdu. Sarıyer ve Kuruçeşme’deki keçe fabrikalarının da kapanmasıyla yerli fötr imalatı tamamen durdu. Yerli imalat o zamanlar devrim gereği mecbur tutulan okul şapkalarına, kasket ve resmi şapkalara yöneldi.
1950'li yıllarda kadının savaş sonrası büründüğü silüet ana hatlarını koruyordu. Moda dünyasında inanılmaz bir süreç başlamıştı. Elbiselerin boyları bir uzuyor bir kısalıyor, yakalar değişiyor, pantolonlar bir daralıyor bir bollaşıyordu, ama bütün kıyafetleri tamamlayan aksesuar olarak şapka yerini sürekli koruyordu.
1960'lar artık özgürlüğün ve eşitliğin sorgulandığı yıllar oldu. Modada zarafet ve şıklığın yanı sıra işlevsellik ön plana çıktı. Gösterişli, bol tüllü şapkaların yerini, insanların başlarını soğuktan ya da güneşten koruyacak şapkalar aldı.
1970'lere gelindiğinde ise farklı çizgiler göze çarpmaya başladı. Bütün dünyada olduğu gibi ülkemizde de vizondan yapılmış biçimli bereler ile astragandan yapılmış şapkalar göze çarpmaya başladı.

1980'li yıllarda ise tamamen kadınsı çizgilerin öne çıktığını görürüz. Paris, Londra sokaklarının ışıltısını aratmayacak mağazaların hayatımıza girmesiyle birlikte moda,daha yakından izlenmeye başlandı. Küçük ama bol aksesuarlı şapkalar gündeme yeniden oturdu.



Zaman zaman ünlülerin giydikleri şapkalar moda tarihinde hala konuşulur.
Örneğin:


Jackie Kennedy'inin giydiği pill-box (ilaç kutusu) modeli










Marlon Brando'nun Asi Gençlik filminde giydiği siperli deri şapka, günümüzde hala kadın ve erkeklerin kullandığı ve yıllarca kullanacakları bir modeldir.








Sinema tarihinin klasikleri arasına giren Casablanca filminde HumpreyBogart'ın ve IngridBergman’nın kullandıkları fötr şapkalar, film gibi klasikleşmiş modeller arasındadır.



Muhteşem Gatsby (Great Gatsby) filminde Robert Redfort’un giydiği sekiz parçalı kasket









Tüm bu modeller,günümüzde hala aslına sadık kalınarak ufak tefek değişikliklerle kullanılmaktadır.

Şapka yıllar boyunca bazen bir sınıfa ait olmanın göstergesi, bazen bir başkaldırının simgesi olmuştur. Fransa’nın işgaline karşı çıkanların giydiği Basque bölgesine ait bereler, Che Guevare'nin kullandığı ve hatta simgesi olan bere. Yıllarca başka toplumlar tarafından da başkaldırının ve özgürlüğün simgesi olarak kullanılmıştır. Bir savaşın bir mücadelenin simgesi olan bereler, günümüzde çeşitli ülkelerin askeri üniformalarına da girmiştir.
Yine sinema klasiklerinden olan modellerden biri de kendine özgü giyim tarzınının en iyi yansıması olan Indiana Jones filminde kullanılan Harrison Ford ve SeanConnery’in kullandıkları modeller, günümüzde bilgeliğin ve macera severliğin bir göstergesi olarak kullanılmaktadır.

Bir zamanların unutulmaz dizisi olan Dallas’ta LarryHagman’nın giymiş olduğu fötr şapka onun kendine olan güvenini,zenginliğini ve otoritesini yansıtmıştır. Kunduz kılından keçeleştirilerek yapılan bu şapkanın imalatı çok zordur.


Günümüzde bayanlar tarafından çok kullanılan bone tarzındaki şapka, dünyada bir anda, FayeDunaway’in “BonnieandClyde” filmiyle moda olmuştur . Ayrıca yine aynı filmde Robert Redford’un kullanmış olduğu fötr şapka da unutulmaz modellerdendir.
Küba’nın efsanevi lideri Fidel Castro’nun giymiş olduğu kep, günümüzde hala çok kullanılan bir modeldir.

Frank Sinatra, giydiği fötr şapkalarla hep kendi tarzını yaratmış ve bu tarzıyla da aykırılığını, umursamazlığını, hayata bakış biçimini, oynadığı tüm filmlere taşımıştır.

Diğer yandan kullanıldığı alanlara göre simgeleşen şapkalar da vardır. Örneğin tenis oynayanların kulandıkları tenis vizyerleri, kortların dışına taşmış günlük hayatta kullanılan bir model olmuş, kullananların sporcu yanını simgeleyen bir anlam yüklenmiştir.
Yine aynı biçimde golf oynayanların kullandığı kep, Fransa Cumhurbaşkanı Charles De Gaulle'ün giydiği şapka, Mevhibe İnönü'nün giydiği türban, Süleyman Demirel'in fötr şapkası, Bülent Ecevit'in kaptan şapkası, kendileriyle özdeşleşmiş simgeleridir ve tüm tarih boyunca öyle hatırlanacaklardır.

Bugün ülkemizde küçük atölyelerde daha çok el emeğine dayanan üretim yöntemleriyle şapka yapılmaktadır. Batılı bazı ülkelerin şapkayı sanayi kolu haline getirmesine karşın Türkiye’de bugün hala elle çalışan presler ve tahta ütü kalıpları vb. kullanılmaktadır.

Günümüzde Türkiye’de tüketilmekte olan birçok şapka modeli, ne yazık ki hala yurt dışından, özellikle uzak doğudan getirilmekte ve bu durum tüm tekstil sektöründe olduğu gibi şapka sektöründe de haksız rekabete yol açmaktadır.

Emrah Altınay


29 Ağustos 2014 Cuma

BU TOPRAĞIN SANCAKTARLARI-IV



Fatih Sultan Mehmed’in başarılarla, seferler ve yeniliklerle dolu geçen 30 yıllık büyük saltanatının son dönemleridir. Büyük fetihten sonra Ebu’l Feth unvanıyla anılan büyük Kayser-i Rum yeniden küffarın üstüne cenk etme hevesiyle yanıp tutuşmaktadır. Divanı ile görüşür, paşalarıyla planlarını yapar ve yeni bir büyük sefer hazırlığı başlatır.

Büyük İstanbul fethinden sonra Avrupa’nın ve Roma’nın kapıları sonuna kadar ona açılmış, oda bu fırsatı değerlendirerek balkanları ve Anadolu’daki küçük büyük devletleri Osmanlı mülküne katmıştır. Sefere hazırlanırken aklına yaptığı savaşlar, kuşattığı kaleler ve yeniçağı başlattığı gençliği geliyordu. Sanki dün Bosna’yı ele geçirmiş, sanki dün Arnavutluğu önünde çöktürmüş, sanki dün asırlık Bizans’ı ve yaverlerini yok etmişti.

Sefer hazırlıklarına Anadolu’ ya geçip Hünkâr Çayırı’nda devam etti. Bu kısımda bazı tarihçiler Roma seferi içindi dese de bu büyük sefer hazırlığı Mısır içindir bana göre. Lakin ona nasip olmayacak, torunu Yavuz Sultan Selim Han’a ait olacaktır. Gelin şimdi de büyük padişahın büyük torunu büyük halife, Hâdim'ul-Harameyn'uş-Şerifeyn yani Mekke ve Medine’nin hizmetkârı Yavuz Sultan Selim Han’ın kısa ama her anı dolu olan hayatına göz gezdirelim:

Sultan Selim Han, Sultan II. Bayezid’in küçük oğullarından biri olup, halk tarafından özellikle de ordu tarafından sevilir, sayılırdı. Devlet geleneğine göre taht ağabeyi Şehzade Ahmed’in hakkı idi. Lakin Şehzade Selim Anadolu’daki sorunları görmüş (şah kulu isyanı ve Kızılbaş sorunu), bu sorunu ancak kendisinin halledebileceğini düşünmüştü. Bunda babası Sultan II. Bayezid’in devlet sorunlarıyla son zamanlarında ilgilenememesi ve yumuşak bir huyunun olması etkilidir. Gerçi Sultan Bayezid de taht için kardeşi Cem ile münakaşa etmiştir lakin ordu ve devlet yönetimindeki bazı paşaların Bayezid’i taraf olarak seçmesiyle savaşın galibi belli olmuştur.

Şehzade Selim 29 yıl boyunca Trabzon sancakbeyliğinde bulunmuştur. Sancakbeyliği zamanında diğer şehzadeler gibi eğitim almış, dönemin önemli din ve ilim hocalarından dersler almıştır. Bulunduğu konum itibarıyla ülkenin doğu sınırında olanları inceleme fırsatı bulmuş, devletin belkemiği olan Türkmenlerin devletten hoşnutsuzluğunu ve İran’da bulunan Safevi devletine bağlandıklarını görmüştür. Bunu engellemek için, payitahttan çoğu zaman izin almadan, doğuya irili ufaklı seferler düzenlemiş, bu seferlerde hedefinde gürcüler olmuştur. Erzurum Kars gibi bölgeleri bizzat kendisi şehzadeliği döneminde ele geçirmiştir. Bu yaptığı hareketlerle bir yandan diğer devletlere karşı itibarı artmakta, diğer yandan da payitahtla arası açılmaktadır.

Bir zaman sonra artık Şehzade Selim taht yarışının başladığını sezer ve diğer rakipleri olan kardeşlerinden geride durmamak için harekete geçer. İlk önce oğlu Şehzade Süleyman’ın sancağının değişmesini, kendisine yakın bir yere naklolunmasını ister. İsteği gerçekleşir ve sancak verilir. Kefe sancağı Şehzade Süleyman’a verilir. Daha sonra Selim İstanbul’dan hızlı haber almak için Rumeli’den bir sancak istedi. Kefe sancağının kendisine verilmesini teklif eden payitahta ret cevabı verince artık iki taraf da anlamıştı ki bu bir hareketin başlangıcıydı. Selim Kefe’den Kırım’a kayınpederi Mengli Giray’a geçti ve onunda desteğini aldı. Oradan Rumeli’ye geldi. Rumeli’ye gelene kadar babasının gönderdiği âlim ulema geri dönmesini dilese de Selim gemileri yakmış, cihat yoluna varmak için taht yoluna çıkmıştı. Bir süre sonra baba ile oğlun orduları karşı karşıya gelmek zorunda kaldı. Şehzade Selim ve yaşlı babası Sultan Bayezid… İki taraf da savaşmak istemiyordu ve anlaşmalar yapıldı, padişah oğullarından hiçbirini veliaht ilan etmediğini, taht mücadelesinin son bulmasını buyurdu. Selim’e de Rumeli’de sancak verildiğini, herkesin deyim yerindeyse uslu durmasını buyurur.

Aradan zaman geçer, diğer şehzadeler yeniden harekete geçer ve Selim müdahale etmek ister. Babasının anlaşmayı bozduğunu söyleyerek tekrar savaşa hazırlanır, baba oğul yeniden karşı karşıya gelir. Bu sefer silahlar ortaya çıkar ve Selim mağlup olur. Gerisin geriye Kefe’ye gitti. Bunu duyan büyük şehzade Ahmed harekete geçer payitahta gelmek ister. Ancak yeniçeriler Selim’den yanadır ve Ahmed’i payitahta sokmaz. Ahmed de sancağına geri döner. Bu olaylar sonucu artık yaşlı padişah tahtı Selim’ vermenin zamanın geldiğini düşünür ve oğlunu İstanbul’a çağırır. Selim payitahta gelir ve babasının Dimetoka’ya, doğduğu topraklara dönmesine karşılık Osmanlı mülkünü devralır. Ne yazık ki Bayezid Dimetoka’ya varamadan vefat eder.

Sultan Selim, kendinden önce hak sahibi olan kardeşlerini alt ederek Osmanlı mülküne sahip olsa da bu mülk uğruna babasıyla çatışan, belki de ölümüne sebep olandı. Belki iyi yaptı, belki de doğru değildi yaptığı lakin babasından hayır dualarıyla alabileceği tahtı ne yazık ki ölümüyle aldı. Ondan sonra gelecek olan oğlu Sultan Süleyman Han ne güzel söylemiş:

Saltanat dedikleri ancak bir cihan kavgasıdır,

Olmaya baht ü saadet dünyada vahdet gibi.

Yavuz Sultan Selim mülkü devraldığında devlet doğuda Şii Safevi devleti ile çatışmadaydı ve buna bir çözüm gerekti. Bunun için doğuya yöneldi ve tarihe Çaldıran Muharebesi olarak geçecek büyük bir galibiyet kazandı. Daha sonrasında Mercidabık ve Ridaniye seferleri sonunda da Mısır’ı dedesi Sultan Mehmed adına almayı başardı.

O da batıya bir sefer düzenlemek için geçtiği Çorlu’da çıban illeti yüzünden ebedi âleme göç etti. Oğlu Süleyman’a gerisinde ağzına kadar dolu bir kasa, İslam âleminin liderliği olan hilafet ve sıfır sorunu olan güçlü zamanını yaşayacak olan bir devlet bıraktı. Allah ondan razı olsun.

Kanuni Sultan Süleyman da vakti gelince devraldığı bu büyük hazineyi layıkıyla yönetti ve 46 yıl hüküm sürerek cihanı adaletle yönetti. Belki de 46 yıllık hükümdarlığının bir karşılığı olarak da erkek evlatlarının tümünü (şehzade selim hariç) kendi sağlığında kaybetti. Gerek tahtta gözü var diyerek, gerekse de düşmana sığındı iddiası ile boğdurtmak zorunda kaldı. Devletin bekası için doğru olanı yapmıştı belki ama sonraki yıllarında yakasını bırakmayacak olan babalık vicdanı yüzünden çok üzüntü çekti. Devletin bekası için uygunsa ailesinden bir kişinin ölümü, çoğunluğun ölümünden yeğdir. Çünkü kendisinden birinin ölümü sadece kendisine zarar verirken, çoğunluğun ölümü devlete ziyan verir.

Sultan Süleyman’dan sonra artık işler iyi gitmemeye, devlet yavaş yavaş çürümeye başlar. Rüşvet, iltimas alır başını yürür. Devletin kolu kanadı kırılır. Sonradan gelenler bunları düzeltmeye çalışsa da başarılı olunamamıştır. Bunda vezirlerin makam ve mevki için birbirine girmesinin, ordunun isteksizleşmesinin de etkisi vardır. Nice yiğit padişahlar gelse de cihana, harcanmışlar, yıpratılıp bırakılmışlar bir kenara..

Yüzyıllar sonra ataları gibi mert, yiğit, halkı bilen, halkı seven, hakkı sevenler ortaya çıkacak ve cihan yeniden eskisi gibi barış hoşgörü ve iyilikle yönetilecektir. Osmanlı yeniden doğacaktır, Osmanlı ideali, düşüncesi yeniden doğacak; birileri bundan yine korkacak ve entrikalar yeniden baş verecektir.



Atalarının yolundan giden, hak bilir yiğit, bu toprağın evlatlarını, sancaktarları anlatmaya devam edeceğiz, esen kalın…


Recep Gürler

22 Ağustos 2014 Cuma

BU TOPRAĞIN SANCAKTARLARI-III

Devletleri insanlara benzetebiliriz aslında. Her insanın doğum büyüme gelişme ve ölüm gibi evreleri olduğu gibi devletlerinde doğduğu, geliştiği doruğa ulaştığı ve hastalandığı dönemleri vardır. ‘İnsanı yaşat ki devlet yaşasın.’ düsturuyla kurulan bir cihan devletinin bu benzetmeden mahrum kalması düşünülemez bir durumdur. Şimdi bu cihan devletinin erişkinliğe ulaşma yıllarından bahsedelim. Öncelikle bu bu erişkinliğe ulaşmasını sağlayan büyük bir insandan, ulu çınarın sapasağlam gövdesini oluşturan büyük lidere hep beraber bakalım.
1432 yılının mart ayında Edirne sarayında dünyaya gelen Sultan II. Murad’ın oğlu sarayda büyük neşe ve sevince boğmuştu herkesi. Dördüncü oğlunu kucağına alan büyük sultan adını ne koyacağını kafasında belirlemiş ve kulağına ezan ile birlikte söylemiştir:

‘Senin adın Mehmed, senin adın Mehmed, senin adın Mehmed!’

Bu ismi severdi ve büyük atası Çelebi Mehmed gibi sabırlı ve dirayetli olması için koymuştu; belki de ilerde mülkün sahibinin o olacağı doğmuştu içine.
Büyük âlimlerden Hacı Bayram-ı veli hazretleri de bu dönemde yaşamış, sultan murad’a rehberlik etmiştir. Rivayet edilir ki bir gün Sultan Murad bir sohbet sırasında Hacı Bayram-ı Veli hazretlerine sorar:

‘Kıymetlü Üstadum, nicedür azumuz Bizansı almaktur; acep ne vakit vakıf oluruz?’
Hacı Bayram-ı Veli Hazretleri’nin cevabı işte bu şehzadenin başka olacağının ibaresidir:

‘Sizin devrünüzde elden gelen her şey yapılmuştur hünkarum, lakin fethi gerçekleştirecek olan şu kundaktaki çocuk ve bizim Akşemseddin’dir…’

Bu muştulama ile birlikte Sultan Murad’ın oğluna karşı sevgisi ve onu eğitme çabası da artmış, dönemin âlimlerinden olan Molla Gürani Hazretleri’ni şehzadesini eğitmek üzere görevlendirmiştir. Başlangıçta hırçın şehzade işleri alaya almaya başlasa da Molla Gürani onu düzene sokmuştur. Bir gün bir dersinde getirdiği değneği şehzadeye gösterip ‘dersü dinlemeyenün cezasudur’ dedikten sonra artık şehzade dersleri dikkatle dinlemeye öğrenmeye başlar. Anlatılanları çabuk kavrar ve oldukça zekidir şehzade Mehmed. Sadece hocalarından öğrenmekle kalmayarak kendini geliştirmiş, batılı düşünürlerin eserlerini tercüme edip okumuştur. Şehzade Mehmed ayrca 5 lisan bilmekteydi (Arapça, Farsça, İtalyanca, Yunanca, Latince). Şehzadelik zamanlarını böyle geçirmekte iken büyük ağabeyi Ahmed vefat eder. Babası Mehmed’i Diyar-ı Rum sancakbeyi tayin eder. Burayı idare ettikten sonra diğer ağabeyi Alaadin ile yer değiştirerek Saruhan(Manisa) sancağına geçer. Buradayken de hem bir yandan vazifelerini ifa eder hem de batılı düşünüleri okumaya devam eder, kendini sürekli geliştirir. Bunun sonucunda tahta çıktığında batılı kültürlerine ve siyasetlerinin bilgisine vakıf olur ve hamlelerini doğru, yerinde yapar.
Bu yıllarda Şehzade Alaaddin de vefat eder. Sultan Murad Han, devlet işlerinden yorulduğu için ve oğlu Mehmed’e fırsat vermek için tahttan feragat eder. Bu hamlenin yerinde olduğunu söyleyemeyiz çünkü bunu duyan haçlılar yeni bir ordu kurar ve osmnalı üzerine yürümek, çınarı kökünden yok etmek isterler. Diğer taraftan Veziriazam Çandarlı Paşa da bu hamlenin yerinde olmadığını hünkâra arz eder lakin Murad Han dönmez. Son çare olarak küçük padişah Mehmed Han babasına mektup yazar:

‘Pek kıymetlü babam Sultan Murad Han, vazifenizi bana devreddünüz lakin küffar fırsat bekler ve hazurluk yapar. Ger ben sultan isem tez vazifenüze ordunun başına geçinüz, emrediyorum!  Ger siz padişah isenüz gelün ve devletünüzün ordunuzun başına geçünüz! ‘

Bu mektubu yazarken Şehzade Mehmed henüz 12 yaşındadır, lakin akli olarak çoktan kemale ermiş bir durumdadır. Bu mektubu alınca Sultan Murad oğluyla gurur duyar ve emri alıp ordusunun başına geçer. Küffarla karşılaşır ve çarpışır. 1444te küffarı Varna da hezimete uğratır.
Şehzade Mehmed de Saruhan’a geri döner, vazifesini ifaya devam eder. Babasıyla yine seferlere katılır, cenk eder. Birkaç yıl sonra oğlu olur, adını Bayezid koyar. Büyük atası Yıldırım Bayezid gibi mert ve yiğit olsun diye. Saruhan yılları böyle devam eder.

Ve ileriki yıllarda Sultan Murad vefat eder(1451). Şehzade Mehmed Edine’ye çağrılır, cülusu yapılır. Altına haritaları serer ve kılıcını oraya saplar: Konstatinapolis!
Gözü karadır ve daha önce atalarının dedelerinin yapamadığını kendisinin yapacağına emindir. Bir gün lalalarını paşalarını toplar ve şu muhteşem sözü söyler:

“Ya ben Konstantiniyye’i alırım, ya da Konstantiniyye beni!”

Gemileri yakmıştır, artık dönüş yoktur; hemen hazırlıklar yapılır. Hisarlar yapılır, toplar dökülür, dualar edilir, namazlar kılınır ve gaza yoluna çıkılır. Artık hadis-i şerif’e vakıf olmanın zamanıdır:

"Konstantiniyye elbet feth olunacaktır. Onu fetheden komutan ne güzel komutan, onu fetheden asker ne güzel askerdir."

Fethe çıkılır, yola revan olunur, gemileri karadan yürütür ve 2 yıl gibi bir sürede fetih tamamlanır. Sultan Mehmed artık “Ebu’l Feth” olarak anılır ve “Fatih” ismini alır. Ancak bu daha bir başlangıçtır, bu henüz 20sinde yiğit bir lider ve onun yetişkinliğe ulaşmış çınarı… Onları kimse durduramayacaktır.


Tarih denen bu büyük verimli toprağı sulayan, emek veren bir başka sancaktarı anlatırken buluşmak dileğiyle…

Recep Gürler

18 Ağustos 2014 Pazartesi

SALTANAT

SALTANAT NEDİR ?

Bir ülkeyi, milleti, ümmeti, ya da imparatorluğu yönetme hakkının tek bir hanedanda yani tek bir ailede toplandığı yönetim sistemidir. Monarşidir. İktidarın tek kişide toplandığı yönetim biçimidir. Krallıktır, padişahlıktır. Ülke yönetiminin genellikle babadan oğula geçtiği yönetimdir. Yönetime egemen güç tek bir eldedir. Örneğin; Osmanlı, Selçuklu Hanedanları, ...


                                OSMANLI DEVLETİNDE SALTANAT

 Osmanlı İmparatorluğu döneminde kullanılan yönetim şekline verilen isimdir. Yönetim şekli Osmanlı Hanedanı mensubu padişahın görünüşte mutlak egemen olmasına dayalıdır. Saltanat kelimesi Türkçe'de gösteriş ve zenginlik anlamında da kullanılır.

Saltanat'ın bazı dönemlerinde, padişahın yetkin olmamasından dolayı, Haseki Sultan'lar veya Valide Sultan'lar (hatta Mihrimah Sultan örneğinde görüldüğü gibi, padişah kızı) devlet yönetimine müdahale etmişler, hatta zaman zaman bizzat devleti yönetmişlerdir. Bu dönem Kadınlar Saltanatı olarak bilinir. Dönem büyük ölçüde Osmanlı İmparatorluğu'nun duraklama dönemine denk gelir. Kanuni Sultan Süleyman’ın yaşlılık döneminde (1550 civarı) başlamış, 1656 yılında Köprülü Mehmet Paşa’nın sadrazam oluşuna kadar devam etmiştir.

Saltanat, Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM)'nin 1 Kasım 1922'de kabul ettiği "Osmanlı İmparatorluğu'nun münkariz olduğuna dair" 308 numaralı kararname ile kaldırılmıştır. Kararname, ilga hükmünü geriye yürüterek "İstanbul'daki şekl-i hükümetin 16 Mart 1336 (1920)'de tarihe intikal ettiğini" bildirmiştir.[3] Saltanatın kaldırılmasıyla Türk Tarihinin en uzun ömürlü devleti Osmanlı Devletinin 623 yıllık yaşantısı resmen sona ermiştir.

                             SALTANATIN SINIRLANMASI

  1876 yılında II. Abdülhamit tarafından I. Meşrutiyet ilan edildi. 3 Ocak 1877'de Osmanlı'da ilk seçim yapıldı. Rusya'da bundan memnun değildi. 20 Nisan 1877'de Rusya Osmanlıya savaş ilan etti. Savaştan dolayı II. Abdülhamit 13 Şubat 1878'de parlomentoyu feshetti. 30 yıl askıda kalmasından sonra yine II. Meşrutiyet ilan edildi. Bunla birlikte Osmanlılar Trablusgarp Savaşı ve I. Dünya savaşında savaştı. Osmanlının I. Dünya Savaşında yenilmesiyle Meclis-i Mebusan 23 Nisan 1920'ya kadar açık kaldı. 28 Ocak 1920'de Son Osmanlı Meclisi Misak-ı Milli'yi kabul etti. 23 Nisan 1920'de yerini TBMM meclisine bırakmıştır.


                               SALTANATIN KALDIRILMASI VE SONRASI


 1 Kasım 1922'de Saltanat TBMM tarafından kaldırılmış ve Saltanatın kaldırılmasıyla Türkiye kurulmuştur. 17 Kasım 1922'de Son Padişah VI. Mehmet Vahidettin, Osmanlı'nın sonu olduğunu anlamış ve tahtından çekilerek Osmanlı Devleti'ni feshetmiştir. Aynı zaman TBMM'ye tahtından çekildiğini bildirmiştir. Böylece Son padişah Vahdettin'in 17 Kasım 1922'de tahtından çekilmesiyle aynı günde Türkiye'nin başkenti Ankara'ya taşınmıştır. Vahdettin'den sonra son halife Abdülmecit, TBMM tarafından halife seçilecektir. 24 Temmuz 1923'te Lozan Barışı imzalanacaktır.. İstanbul'un işgali 2 Ekim 1923'e kadar sürecektir. 3 Mart 1924 yılında Halifelik TBMM tarafından kaldıralacak ve bütün Osmanlı üyeleri Türkiye'den kovulacak, son padişah Vahdettin ve son halife Abdülmecit de dahil olacaktır. Türkiye 1 Ocak 1926'da Miladi takvime geçecektir. Son padişah Vahdettin'in 16 Mayıs 1926 yılında sürgündeyken ölene kadar kalacağı yer San Remo olacaktır. 1926'de son padişah Vahdettin'in mezarı Türkiye'ye kabul edilmeyince Suriyelilerce Şam Sultan Selim Cami Mezarlığına gömülecektir.

                                     HİKAYE

Bugün İstanbul'da oturup da bu şehrin Laleli diye bir semti bulunduğunu bilmeyen yoktur.Burada yine bu isimle anılan bir de tarihi cami vardır. Bu semt ve cami hakkında ilginç bir hikaye anlatılmaktadır: Laleli Camiini Sultan III. Mustafa (Padişahlığı 1757-74 yılları arasıdır) yaptırmıştır. Sultan Mustafa bu camii yaptırırken çevrede Laleli Baba namında bir zatın yaşadığını öğrendi. İçinde bu zatla görüşmek, söz ve sohbetinden yararlanmak arzusu doğdu. Cami inşaatını denetlemeye geldiği bir gün Laleli Baba ile görüşmek istediğini bildirdi. Laleli Baba'ya hemen padişahın kendisini ziyaret etmek istediği haberi ulaştırıldı, o da buyur etti. Padişah Laleli Baba'nın sohbetinden çok istifade etti. İçinde Laleli Baba ile daha sık görüşme arzusu uyandı. Ayrılacağı sırada bu zata soru sordu: -Efendi Hazretleri, bu dünyada en güzel şey nedir acaba? Laleli Baba cevap verdi: -Bu dünyada en değerli şey yiyip içtikten sonra sıkıntısız biçimde def-i hacetini yapabilmektir.Hükümdar bu cevaptan pek hoşnut olmadı. Başından beri hikmetli konuşmalarıyla herkesi etkileyen bir zata bu cevabı pek yakıştıramadı. Hatta bu cevabı biraz kaba bile buldu. Bundan sonra birşey konuşulmadı, hükümdar maiyetiyle beraber saraya döndü. Fakat bu ziyaretin ertesi günü şiddetli bir kabızlığa yakalandı. Bir türlü içini boşaltamıyordu. Sarayın bütün ilgilileri ve hekimbaşı seferber oldular, bilinen bütün ilaç ve tedavileri uyguladılar, fayda etmedi. Padişah kıvranıyordu. Nihayet birinin aklına geldi, Laleli Baba'ya haber verilse, onun himmetiyle hükümdar bu dertten kurtulamaz mıydı? Zaten başka denenmedik yol kalmamıştı. Padişaha danışıldı. O da: "Ne gerekiyorsa yapılsın" dedi. Hemen Laleli Baba'ya gidildi ve saraya getirildi. Hükümdar doğum sancısı çekiyor gibi kıvranıyordu. Laleli Baba'ya yalvardı: "Aman efendi hazretleri, bana yardım et!" Laleli Baba, "O kadar kolay değil, karşılık olarak ne vereceksiniz?" dedi. "Senin semtinde yaptırdığım o camii sana hibe edeceğim" "Yetmez" dedi Laleli Baba. Sultan Mustafa daha bir çok şeyler ekledi, Laleli Hazretleri bir türlü tamam, yeter, demiyordu. En sonunda ağzındaki baklayı çıkardı: "Ben senin için dua ederim, Allah dilerse bu dertten kurtulursun ama, karşılığında saltanatı (padişahlığı-hükümdarlığı) isterim." Padişah kem-küm etti ama çaresi yoktu "Tamam" dedi "O da senin olsun" Laleli Baba dua etti, sırtını sıvazladı, "Haydi git Allah'ın izniyle kurtulacaksın" dedi ve gerçekten kurtuldu. Kurtuldu ama saltanat da elden gitmişti. Şifa bulmanın sevincini, saltanatın elden çıkmış olmasının üzüntüsü gölgeliyordu. Laleli Baba sultanın haline baktı,baktı ve dedi ki: "Bir saltanat ki bir defi hacete değişiliyor, öylesine ucuz bir saltanat bize gerek değil, al yine senin olsun."

Emrah Altınay

15 Ağustos 2014 Cuma

BU TOPRAĞIN SANCAKTARLARI-II

Her karanlığın sonunda bir aydınlığın, her bitişin ardında yeni bir başlangıcın olduğuna inanır insanlar. Her umudun bittiği yerde aslında yeni yeşeren bir ümidin başladığı inancındadırlar. Yıkılan, harap edilen, paramparça olmuş her şeyin aslında bir gün tekrar birleşeceği ve çürümekte olan çınarın tekrar küllerinden doğacağına hiç şüphesiz inanırlar. Tarih şimdide bize karmaşa içinde geçen yılların ardından yeniden yeşermeye başlayan dev çınarın bekçisini anlatacak…
Anadolu’da süren Türk hâkimiyeti hızla ilerlermiş ve bununla yetinmeyip Rumeli ve balkanlara kadar ilerlemiştir. Osman Gazi, oğlu Orhan Gazi, ilk defa Sultan unvanını kullanan Murad Hüdavendigar ve oğlu Bayezid’e kadar çınar ağacı büyümüş, dallanıp budaklanmış ve hak bildiği davasında ilerlemiştir. Lakin artık sınırlarına sığmayan büyük medeniyet taşmak, sınırlarının ötesine ulaşmak istiyordu ve buda diğer ülkeleri rahatsız ediyordu. Anadolu’nun dışında, İran coğrafyasında güçlenmiş olan Timur Devleti, Osmanlı Devleti ile olan bazı münakaşaları sonucunda devletin sultanı Timur (aksak) önderliğinde Anadolu üzerine sefer yapar. Bu seferde Timur’un ordusu sayıca Osmanlıdan fazla olduğu ve bazı Anadolu beylerinin de Timur’un safında savaşa katıldığı için muharebe Osmanlı devleti adına kötü biter ve Sultan Yıldırım Bayezid Timur’a esir düşer. Timur Anadolu’yu tarumar eder ve Osmanlı’nın ilerlemesini engelleyecek Anadolu’yu ve Rumeli’yi etkileyecek 11 yıllık Fetret dönemini başlatır. Bu esaretin olduğu yıllarda Yıldırım Bayezid’in oğlu Musa’da Timur’un esareti altındaydı ve diğer oğlu Mustafa savaş meydanında kaybolmuştur, akıbeti belli değildir. Bazı kaynaklar savaşta öldüğünü, bazıları da babasıyla esir düştüğün söyler lakin ilerde devlete zarar verecektir.  Öteki oğulları Mehmet, Süleyman ve İsa ise Anadolu’nun çeşitli vilayetlerinde valilik yapmaktaydılar. Bir süre sonra babaları Bayezid esaret altında dayanamayıp vefat edince bu kardeşler yeniden akıllara düşen saltanat kavgasına tutuştular. Öte yandan Mehmed devleti tekrar tek çatı altında birleştirmek derdindeydi. Bunun için diğer kardeşleriyle münakaşaya girmişti.
Mehmed dönemin âlimlerinden ilim dersleri almış, okuma yazma bilen, medrese eğitimi almış anlamına gelen ‘Çelebi’ ismini almıştır. İlime meraklı, her padişah adayı gibi, dini anlamda iyi bir bilgiye sahip idi. Yumuşak, iyiliksever, mert ve sabırlıydı. Babası Bayezid onu seferlerine götürmüş ve ileriki zamanda da yönetim alanındaki becerilerini görünce Amasya valiliğine atamıştır. Aslında taht kavgasından önceki hedef devleti tekrar tek çatı altında toplayabilmekti çünkü Osmanlıya bağlı beylikler ve şehzadeler Timur’un emrinde hareket ediyorlardı. Timur her bir beye ve şehzadeye birer valilik vermiş idi.
Kardeşlerden İsa Çelebi Karesi çevresinde valilik yapıyordu ve esaretten kurtulup Timur’un emriyle Bursa’da valilik yapan Musa Çelebiyle çarpışmaya girişti, süren bu çarpışmalar sonucunda Bursa’yı ele geçirerek burada hüküm sürmeye başladı. Bunun üzerine Mehmed Çelebi Bursa’ya yürüdü ve şehri ele geçirdi. Devamında yapılan savaşlar sonucunda diğer kardeşlerini de alt ederek devletin idaresini eline almayı başarır ve devleti duraklamadan kurtarır. Mülkün başına geçince bir dizi isyanla karşılaşır ancak bunların hakkından gelmesini bilir. Şeyh Bedrettin, Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal adlarıyla bilinen bu gafiller ülkenin dört bir yanında isyan çıkararak Sultan Mehmed’i yıldırabileceklerini sanarlar ama yedikleri tokatla tek tek dize gelirler.
Çelebi Mehmed’in devletin ikinci kurucusu olarak bilinmesi de devletin bekası için yaptıkları ve hiç bitmek tükenmek bilmeyen ümidi ve gayretinden dolayıdır. Mülkün başına geçmeden önce yaptıkları sonradan yapacaklarının bir habercisi olacaktı ki tahta oturduktan sonra da durmadı devletin gölgesini sürekli büyütmeye çalıştı. Diğer beylikleri çatısı altında topladı ve çınarın bekçiliğini ölene dek sürdürdü…
Tarih denen bu büyük verimli toprağı sulayan, emek veren bir başka sancaktarı anlatırken buluşmak dileğiyle…

Recep Gürler

13 Ağustos 2014 Çarşamba

BU TOPRAĞIN SANCAKTARLARI

Tarih tek başına genel, büyük bir terimdir. Öylesine büyüktür ki varlığın ta ilk oluşumundan bu yana verimliliği bitmek tükenmek bilmeyen zengin ve bereketli bir toprak gibidir tarih... Tabi her toprağın da bir çiftçisi, bir uğraşanı vardır. İşte bu zengin varlık mirasının sancağını her dönem büyük isimler taşımıştır ve sonraki nesillere devretmiş, bu zengin varlık âleminden ötelere intikal etmiştir.
Bunlardan biri de bu zengin ve verimli toprağa tam 6 asır hükmetmiş, büyük cihan imparatorluğunun kurucusu olan Osman Gazi’dir. Küçük bir beylikken alıp onu gökyüzünü kaplayan bir dünya devleti haline getiren bu büyük lideri gelin biraz irdeleyelim.
Osman Gazi mülkünde 27 yıl hüküm sürmüş, beyliği geliştirerek devlet olma yoluna getirmiştir. Babası Ertuğrul Gazi’den mülkü devraldığında daha 23 yaşındaydı. Emri hak vuku bulunca diğer beylerin desteğini aldı ve hakkı olan beyliği istedi. Lakin kayı aşiretinin içinde bazı çatlaklıklar oluşmuştu ve bir kesim beyler Ertuğrul Gazi’nin kardeşi Dündar Bey’i beyliğin başında görmek istediler. Ve böylece 600 yıllık iktidar kavgasının ilk tohumları atıldı. Dündar Bey Kayı boyunun ileri gelen ulusları tarafından tutulmakta ve aşiretin genç yiğitleri ise Osman Bey'i desteklemekteydi. Bu çatışmanın ne kadar sürdüğü ne türlü devam ettiği bilinmemektedir. Fakat çatışma sonunda Osman Bey galip gelmiş ve düşmana karşı yapılan akınlara karşı çıktığı bahanesi verilerek yaşlı Dündar Bey'i bir ok atımı ile öldürmüştür. Beyliğin hak sahibi olarak kayı aşiretinin başına geçmiştir.
Osman Gazi büyük bir lider olmakla birlikte mert korkusuz ve cengâver bir o kadar da dinine bağlı, hak yolundan ayrılmayan bir mümin idi. Bunun bir göstergesi olacak ki o devrin “ahi” denilen büyük âlimlerinden olan Şeyh Edebali ile yakın bir bağlantı kurmuştur. Edebali’nin evinde misafir iken, istirahat için gösterilen odada, Kur'an-i Kerim'i görünce, sabaha kadar saygısından yatmadığı ve geceyi uykusuz geçirdiği bilinmektedir. Şeyh bu durumu öğrenince memnun kalıp kızı ile evlendirmiş, ona ve beyliğine hayır duası etmiştir. İşte bu hayır duaları büyük çınarın köklerinin güçlü olmasını sağlamış, dininden asla taviz vermeyen hiçbir devlet işini abdestsiz yapmayan büyük padişahların gelmesini sağlamıştır.
Osman Bey yine kur’an ve dua ile hemhal olduğu bir gece uyur ve bir rüya görür. Rüyasında Şeyhi Edebali Hazretleri’nin yanında yatar vaziyette görür kendisini. Sonra Edebali’nin iman dolu göğsünden bir hilal doğar, hilal büyür yükselir ve gitgide dolunay halini alır. Doğruca Osman Bey’in göğsüne girer. Daha sonra göğsünden bir ağaç biter ve oda büyümeye başlar, yükselmeye başlar. Bir çınar ağacıdır bu ve devletin çınar ağacı gibi dallanıp budaklanıp tüm göğü saracağının müjdeleyicisidir. Dallar yeşerir, gelişir ve tüm dünyayı kaplar. Bu ulu çınarın gövdesinde neler yoktur ki, gölgesinde dağlar ovalar denizler… Toroslar, Balkanlar, Kafkaslar ve daha niceleri hep bu çınarın altında boy gösteriyor, ben yegâne Osmanlı mülküyüm diye haykırıyordu. Ovalarda büyük şehirler, şehirlerde büyük camii şerifler vardı, minarelerinde müezzinler ezanı şerifi okuyordu. Derken bu ulu çınar bir büyük şehre daha geldi, küffarın elindeki değerli hazine Konstantiniyye idi bu şehir… Çınar bu şehri de sarmaya başlamıştı ve işte büyük cihan imparatorluğunun kurulacağı muştulanmıştı. Bu ulu sancağın başında henüz 23ünde bey olan Osman Gazi vardı ve 600 yıllık bir hikâye başlamıştı…
Tarih denen bu büyük verimli toprağı sulayan, emek veren bir başka sancaktarı anlatırken buluşmak dileğiyle…

OSMAN GAZİ VE KIRK SANDIK
Osman Gazi, düğüne davet edilmişti... Bilecik Tekfuru evleniyordu. Yarhisar Tekfuru'nun 13 yaşındaki kızı güzel Helofira'yı alıyordu.
    1299 yıllarında, Güzel Anadolumuza, Selçuk Türkleri hâkimdi. İstanbul ve civarında yaşayan Bizans İmparatorluğunu yıkmak için durmadan çalışırlardı. Bunun için taâ İstanbul'a kadar, Öncü (Uç) kuvvetler gönderilirdi. Osman Gazi, bu Uç Beylerinin en cesuruydu. Oğuz Türklerinin 24 boyundan biri olan, Kayıların Başbuğu idi. Selçuk Sultanı kendisine Söğüt Kasabasını (Kışlak), Domaniç dağlarını da (Yaylak) vermişti. İstanbul civarında bulunan birçok kale ise, Bizans'ın elinde idi. Her kalenin başında, Tekfur isimli bir kumandan mevcuttu. Bizans İmparatorluğunu korumaya ve kurtarmaya çalışırlardı.
    Osman Gazi, gözüpek adamlarıyla Bizans'a ve Tekfurlarına kan kustururdu. Ondan çok çekinirlerdi. Bilecik Tekfuru da pek korktuğu Osman Bey'i, kendi düğününe davet etmek zorunda kalmıştı. Fakat bu daveti kendisi yapamamıştı. Eskiden Tekfur olan, ama Osmanlıların âdâletini gördükten sonra Müslümanlığı seçen Köse Mihal'e rica etmişti. Mihal Bey, Müslüman olduktan sonra sayısız kahramanlıklar göstermiş ve kendisine (Gazi Mihal) adı verilmişti.
   Düğün davetini duyan Osman Bey gülümsedi. Gene de hayret etmişti.:

- Ne dersin Mihal!.. Bu keferenin, bizi dâvetten maksadı ne ola?...

- Belli Beyim.. Maksadı fesatlıktır.

- Bilecik'te adamların çaşıtların var mıdır?

- Hemi de sarayın tam göbeğinde.

- Onlar ne fısıldar?

Mihal Bey, sesini yavaşlatarak:

- Niyetleri, düğünde seni zehirlemekmiş Beyim.

   Kara Osman'ın Kara kaşları çatıldı. Boynundaki şahdamarı kabardı... Fakat hiddeti çok sürmedi:

- Biz de bunu beklerdik.. Lâkin her işte bir hayır vardı. Sen hele yoldaşlarımızı, candaşlarımızı bir çağır bakalım. Onlar ne tedbir düşünürler! Meşveret gerektir.

    Biraz sonra (Otağ), âşiret Beyleriyle dolmuştu. Herksin geldiğini gördükten sonra, Osman Bey ayağa kalktı. Ayakta iken elleri, dizlerinden aşağı sarkardı. Çok heybetli ve tatlı dilli idi. Arkadaşlarının ayrı ayrı gözlerine baktı. Sonra kısaca vaziyeti anlattı. Beyler nefeslerini tutmuş O'nu dinliyorlardı. Bitince sordu:

- Akça Koca... Sen ki, babam cennetlik Ertuğrul Gazi ile bunca yaş yaşamış, bunca cenge girmişsin. Bu kâfir Tekfur'a ne tedbir buyurursun?

   Ak saçlı Akça Koca'nın cevabı kesindi:

- Buyruk senindir Beyim.

- Tedbirini bağışla, Akça Kocam...

- Hele öteki beyleri bir dinlesek Kara Osman'ım.

    Dediği gibi oldu. Meşverete katılan Abdurrahman Gazi, Satuk Alp, Kara Mürsel, Uytuğ Alp, Samsa Çavuş, Turgut Alp, Gazi Mihal ve Konur Alp beyler dinlendi. Konuşarak danışarak güzel bir karara vardılar. Sonunda Osman Gazi, Mihal Bey' buyruğunu bildirdi:

- Hemen Tekfur keferesine vurup, davetten ziyade memnun olduğumuzu bildiresin. Hak nasib eyler ise, düğüne gelmek istediğimizi ilâve edersin. Götüreceğim 2 tiftik sürüsünü de, hediye olarak kabul etmesini söyleyesin.

- Can baş üstüne Beyim...

- Velakin artık yaz geldiğini, Bileciğe kadar vardıktan sonra; Domaniç yaylasına geçmek istediğimizi bildirip, ruhsat (izin) isteyesin.

- İsterim Beyim.

- Sor bakalım harem halkımız, kadınlarımız, kızlarımız, düğüne ağırlık olmaz mı?

- Ne ağırlığı beyim?.. Kâfir sizi zehirledikten sonra, kadınlarınızı, kızlarınızı da câriye yapmayı düşler mutlaka.

- Sen sor hele!. Tedbirde kusur gerekmez.

- Sorarım Beyim sorarım. Fakat önce, 40 sandık düğün hediyesinden bahsetsem?

- Doğru dersin Mihal Bey. Asıl düğün hediyemizin, tam, 40 sandık doldurduğunu önceden söylemelisin. Sakın unutma. Kendi gözlerinle sandıkları saydığını ilave et.

- Unutur muyum Beyim; unutur muyum?

    Bilecik Tekfuru, tiftik sürülerini görünce, deliye dönmüştü. Fakat onu asıl sevindiren şey, Kara Osman'ın tuzağa düşmesiydi. Hele arkadan gelecek 40 sandık düğün hediyesini de duyunca, keçi sakalı titredi. Böylesini Bizans Kayseri bile gönderemezdi.

- Doğru mu dersin bre Mihal?.. Hakikaten 40 sandık hediye getirir mi bu Türkmenoğlu?

- Gözlerimle gördüm. Sandıklar tam 40 taneydi.

- Vay canına! Fakat gene de anlıyamıyorum. Bu kadar ağırlığı niçin göze almışılar?

- Niçin almasın Haşmetlim (!).. Burdan yaylaya, Domaniç dağlarına geçecekler ya... Haremindeki 40 hatunu da beraber getirdiği için, 40 sadık hediyeyi gözden çıkarmış Osman Bey.. Düğünde sana yük olmak istemez. Sonra, şanına layık bir armağan vermesi de gerekmez mi?

   Bunları işiten tekfurun gözleri parlamıştı. Tam Mihal Bey'in tahmin ettiği gibiydi. Kadınları nasıl (köle) yapacağını düşünüyor olmalıydı.

- Gelsinler... Gelsinler... dedi. Biz de onlara öyle bir ağırlama merasimi yaparız ki, cümle aleme şân olur. Muhteşem Bizans İmparatoru Palaologos hazretleri bile hayrette kalır.

    Söğüt kasabasında gizli ve heyecanlı bir hazırlık vardı. Düğüne gidilecekti.. Kararlaştırıldığı gibi, büyük boyda 40 tane sandık hazırlandı.. Pırıl pırıl cilalı bu hediye sandıklarına, çok itina ediliyordu. Hepsine altın süslemeler ve gümüş çiviler çakıldı. Her birinin yan tarafına, küçük delikler açıldı. O deliklerden kırmızı, beyaz ve pembe tüller sarkıtıldı. Düğün evine gitmeye lâyık şekilde süslendi. Nihayet içlerine hediyeleri de konuldu..
   Türkmen nineleri ise, haremdeki 40 yörük hanımını süslediler, donattılar. Düğüne hazır hale geldiler.
    Öğleye doğru, kafile yolu çıktı. 40 sandık hediye ve 40 Türkmen hatunu... Bilecik'te sabırsızlıkla bekleniyordu.
    Osman Gazi, beyaz atıyla Tekfur sarayına girince, herkes hayret etmişti. Çünkü yanında sadece 3 arkadaşı bulunuyordu. Bunlar Abdurrahman Gazi, Konur Lap ve Akça Koca beylerdi.
    Tekfur, onları yapmacık bir nezaketle karşıladı. Düğün ziyafetine buyur etti. Ortalığı zaten şölen etleri kokusu kaplamıştı.
    Misafirleri, kayınpederiyle tanıştırdı. İhtiyar Yarhisar Tekfuru da şaşalamıştı. Öyle ya.. Bizans'a kan susturan meşhur Osman Gazi; bu kadar tedbirsiz, bu kadar hatalı olabilir miydi? Kendi ayaklarıyla, ölümüne koşar mıydı?
    Herkes böyle birbirini süzerken, Büyükkapı tarafından gürültüler duyuldu. Sevinç çığlıkları arasında yeni davetliler göründüler. Meğer Mihal Bey, 40 sandık düğün hediyesini ve hatunları getirmişti. Harem halkıyla birlikte, orta avluya geçtiler. Prensesler ve Saray kadınları, yeni misafirleri ağırlamak için koşuştular. Gelenler daha çok 13 yaşındaki güzel gelini merak ediyorlardı. Gelin hanım, nedense şaşkın ve üzgün görünüyordu. Kadınları için, orta avluya masalar hazırlanmıştı. Osman Bey, hatunlarla aynı masaya oturmadığı için, onlar ayrı yerde ağırlanıyorlardı.
    Tam bu sırada Osman Gazi'nin gür ve erkek sesi ortalığı kapladı:

- Ya Allah.. Bismillah.. Allahüekber!..

    Besmele çekilmişti. Buyruk verilmişti
    Orta avludaki 40 Türkmen kızı, bu sesi duyar duymaz; şalvarları arasından eğri kılıçlarını çektiler. Başlarındaki takma saçları, tülleri, peçeleri de atınca, ortaya 40 Osmanlı Bahadır'ı çıkıvermez mi?
    Prenseslerin, düşeslerin, halayıkların çığlıkları arasında dış avluya hamle ettiler. Bu sırada Mihal bey de, hediye sandıklarını açıyordu. Her sandığın içinden, eğri palalı, pala bıyıklı Osmanlı Levedleri fırlayıverdiler.Ortalık ana-baba gününe dönmüştü. Şövalyeler, subaylar ve askerler çoktan pes etmişlerdi. Zaten dövüşemeyecek kadar sarhoştular.. Belki zindanlarda, sarhoşluktan ayılırlardı. O zaman ne olduğunu herhalde anlarlardı.
    Bilecik Tekfurunu sakalından yakalıyan Konur Alp, kılıcı havada seslendi:

- İzin ver beyim, şu keferenin kellesini uçurayım.

    Osman Gazi başını salladı:

- Olmaz Konur Alp, olmaz.. Biz buraya düğüne geldik, henüz düğün bitmedi ki...

     Ele geçen ganimet, savaşçılar arasında hemen oracıkta taksim ediliyordu. Bunların en güzeli de, Osman Gazi'nin oğlu Orhan Gazi' ye düştü. Teliyle, puluyla güzel gelin Helofira, Nilüfer adını aldı. 18 yaşındaki Orhan Bey'le evlendiler. Çok çok mesut bir hayat yaşadılar.
     Osman Gazi pek dindar bir Müslümandı. Alimlere saygılı, fakirlere merhametliydi. Adaletten hiç ayrılmazdı. Dürüst ve doğru sözlüydü. Buna rağmen savaşlarda, düşmanların hilesini en güzel şekilde alt ederdi. Çünkü bilirdi ki sevgili Peygamberimiz , "sallallahü aleyhivesellem", harplerde hile yapan düşmanlara karşı, hile yapmaya izin vermişti.

Recep Gürler